Kayseri’de Bir Gün: Defterime Düşen Sorular
Sabahları Kayseri’nin soğuğu insanın yüzüne çarparken, içimde hep aynı alışkanlık uyanıyor: defter açmak. Küçük, kenarları yıpranmış bir defterim var. İçine bazen sadece cümleler değil, bütün bir günün ağırlığını koyuyorum. O sabah da böyleydi.
Bir kafede oturuyordum. Cam kenarı, buğulu camlar, dışarıda gri bir gökyüzü… İnsanların aceleyle yürüdüğü bir şehir sabahı. İçimde garip bir boşluk vardı; ne tam mutsuzluk ne de tam huzur.
O sırada yan masadan bir ses duydum.
“İran hangi devlete aittir?”
Cümle öyle sıradan söylenmişti ki önce anlamadım. Sonra kafam yavaşça o yöne döndü. İki genç konuşuyordu. Birinin yüzünde gerçekten merak vardı. Diğeri telefonuna bakıp umursamazca omuz silkti.
Ama benim içimde bir şey durdu.
Bir Soru Beni Neden Bu Kadar Etkiledi?
“İran hangi devlete aittir?”
Bu soru zihnime saplandı. Sanki basit bir bilgi sorusu değil de daha derin bir şeydi. İçimde açıklayamadığım bir rahatsızlık oluştu. Çünkü bu sorunun kendisi bile bir kopukluğu gösteriyordu.
Defterimi açtım ve yazdım:
“Bazen insanlar ülkeleri bile bir başkasına ait sanıyor. Sanki dünya bir sahiplik haritasıymış gibi…”
O an içimde hem hayal kırıklığı vardı hem de garip bir üzüntü. İnsanların coğrafyayı bu kadar karıştırması beni düşündürdü. Ama yargılamak istemiyordum. Belki de sorun bilgisizlikten çok uzaklaşmaydı.
Çünkü biz bazen dünyayı ekranlardan öğreniyoruz. Haritalar bile bize gerçek gibi gelmiyor.
İran’ı İlk Kez Gerçekten Düşündüğüm An
İlk kez İran’ı gerçekten düşündüğümü fark ettim. Daha önce sadece haberlerde görmüştüm. Uzak, karmaşık, politik cümlelerin arasında kaybolan bir ülke gibi gelmişti bana.
Ama o soru her şeyi değiştirdi:
“İran hangi devlete aittir?”
Cevap çok basitti aslında: İran bağımsız bir devlettir. Kendi tarihi, kendi sınırları, kendi kimliği olan bir ülkedir.
Ama işte mesele bu basitliğin bile bilinmemesiydi.
İçimde bir şey kırıldı. Sanki dünya hakkında bildiğimi sandığım şeylerin ne kadar yüzeysel olduğunu fark ettim.
Kayseri Sokaklarında Düşünceler
Kafeden çıktığımda Kayseri sokakları daha sert görünüyordu. Soğuk rüzgâr yüzüme vururken zihnimde aynı cümle dönüyordu.
“İran hangi devlete aittir?”
Yürürken insanların yüzlerine baktım. Herkes kendi hayatının içinde kaybolmuştu. Kimse kimsenin ülkesini, sınırını, hikâyesini düşünmüyordu.
Ama ben düşünüyordum.
Bir an kendimi tuhaf hissettim. Sanki dünya çok büyük bir yer değil de biz onu küçük bir ekranın içine sıkıştırmışız gibi.
Ve bu sıkışıklık bana nefes aldırmıyordu.
Haritalar ve Yanlış Anlamalar
Eve gidince eski bir atlas çıkardım. Sayfaları sararmış, çocukluğumdan kalma bir atlas. İran’ı buldum. Orada öylece duruyordu: Türkiye’nin doğusunda, Afganistan’ın batısında, Hazar Denizi’nin güneyinde.
Bağımsız, güçlü ve kendi sınırları olan bir ülke.
O an içimden bir şey geçti: “Nasıl olur da biri İran hangi devlete aittir diye sorabilir?”
Ama sonra durdum.
Belki de bu soru aslında sahiplik değil, uzaklık sorusuydu.
İnsanlar uzaklaştıkça ülkeler bile birbirine karışıyordu.
İçimdeki Hayal Kırıklığı
O gece defterime uzun uzun yazdım. İçimde bastırdığım bir hayal kırıklığı vardı. İnsanların dünyayı bu kadar az tanıması beni üzüyordu.
Ama sadece üzülmek de yetmiyordu.
Kendime şunu sordum:
“Ben gerçekten dünyayı ne kadar tanıyorum?”
Belki ben de birçok şeyi yanlış biliyordum. Belki ben de bazı ülkeleri sadece isim olarak tanıyordum.
Bu düşünce beni biraz sarstı.
Çünkü en kolay yaptığımız şey, bilmediğimiz şeyleri yok saymaktı.
İran’ın Adı Geçince İçimde Uyandırdığı Şey
Ertesi gün ders çalışırken bile aklımda aynı konu vardı. İran ismini her gördüğümde içimde bir merakla karışık bir hüzün oluşuyordu.
Sanki o ülke sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda insanların bilgiyle olan ilişkisini temsil ediyordu.
“İran hangi devlete aittir?” sorusu bana şunu gösterdi:
Bazı insanlar dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanı tek bir sahiplik sistemi içinde düşünüyor.
Ama dünya böyle bir yer değil.
Bir Öğle Vakti: Kütüphane Sessizliği
Kütüphaneye gittiğimde her şey daha sakindi. Kitap kokusu, sessiz sayfalar, arada bir sandalye gıcırtısı…
Bir atlas daha buldum. İran’ın tarihine baktım. Pers İmparatorluğu’ndan günümüze kadar uzanan bir çizgi vardı. Binlerce yıllık bir kültür, şiirler, şehirler, savaşlar, barışlar…
Ve ben düşündüm:
Bir ülke nasıl “hangi devlete ait” olabilir ki?
Bu soru zaten kendi içinde bir yanlış anlamayı taşıyordu.
İçimde bir umut belirdi. Belki de insanlar öğrenmek istiyordu, sadece doğru kaynaklara ulaşamıyordu.
Yanımda Oturan Çocuğun Sorduğu Soru
Kütüphanede yanımda oturan bir çocuk telefonunda bir şey arıyordu. Sonra yanındaki arkadaşına dönüp fısıldadı:
“İran hangi devlete ait biliyor musun?”
İçimden bir şey koptu.
Ama bu kez farklıydı. Bu kez kızmadım.
Sadece baktım.
Çünkü o an şunu fark ettim: Bu soru aslında bir suç değil, bir öğrenme eksikliğiydi.
Ve öğrenme eksikliği bazen dünyanın en doğal şeyiydi.
Umut ve Farkındalık
O günün sonunda Kayseri’ye yürürken içimde tuhaf bir yumuşama vardı. Hayal kırıklığım tamamen geçmemişti ama yerini daha sakin bir düşünce almıştı.
İnsanlar bilmiyordu.
Ama öğrenebilirdi.
Ve bu yeterince güçlü bir şeydi.
“İran hangi devlete aittir?” sorusu artık bana yanlış gelmiyordu. Sadece eksik geliyordu. Eksik ama düzeltilebilir.
Defterimin Son Sayfası
Eve döndüğümde defterimi açtım ve son bir cümle yazdım:
“Dünya hakkında bilmediklerimiz, aslında birbirimizden uzaklığımız kadar büyük.”
Sonra uzun süre pencereye baktım.
Kayseri’nin gece ışıkları yanıyordu. Şehir sessizdi ama içimde bir şey daha sessiz değildi.
Bir tür umut.
Çünkü insanlar soru soruyorsa, bir yerlerde hâlâ öğrenme isteği var demektir.
Ve belki de en önemli şey buydu.